Tuesday, 10 July 2012

ARTİST (Temmuz 2012)

KAPAK: Tayfun Serttaş, Postkoloniyalizm Üzerine Figüratif Denemeler, 2011

Mona Hatoum, Bunker, 2011, Arter

Thursday, 29 December 2011

ARTİST ACTUAL OCAK-ŞUBAT 2012 EDİTÖR YAZISI


Bubi Vakası

Bugünlerde bir Bubi Vakası yaşanıyor... Bazıları bu vakayı o kadar ciddiye aldı ki, onu Türkiye’deki sanat tarihinin miladı olarak görmeye bile başladı.

Hikâye kısaca şöyle: İstanbul Modern Sanat Müzesi, müzenin eğitim departmanına gelir elde etmek için sanatçıların desteğine başvuruyor ve bir dizi sanatçı müzeye kendilerine ait bir şeyle bağışta bulunuyor. Bazı sanatçılar imzaladıkları bir takım nesneleri veriyor, bazıları ise işi daha fazla ciddiye alıp yapıt veriyor. Buraya kadar her şey çok hoş ve sıradan. İstanbul Modern’in bu isteğine hayır yanıtı veren sanatçılar da oluyor bu arada. Neyse önemi yok, dünyanın her tarafında müzelerin bu tür numaralara başvurmalarına izin verilir çünkü onlara kar amacı gütmeyen kamusal kurumlar muamelesi yapılır, özel sektöre ait olsalar bile. Gerçi çağdaş sanatın 60lar ve 70lerdeki etkili isimlerinden Hans Haacke müzelerin burjuvazi ile daha karmaşık ilişkileri olduğunu göstermek için sanatsal pratiğinin merkezini tamamen bu konuya ayırmıştı. Ama tabii ki mevzu bu değil şimdilik. Zaten 5-6 yıllık bir tarihe sahip olan İstanbul Modern’e MoMA muamelesi yapamayacağımız çok açık.

Uzun lafın kısası şu ki; sanatçı Bubi müzeye, üzerine bir tuvalet oturağı eklediği bir sandalye yapıtı ile destek oluyor, olmak istiyor daha doğrusu. Anlaşılan o ki, hiçbir orijinalitesi olmayan ve bana kalırsa bırakın eleştirel olmayı bugünün sanat dünyasının normlarını yeniden-üretmekten başka bir derdi olmayan bu yapıt müzenin özel gecesinde müzeye bağış yapacak burjuvazinin beğenilerine hitap etmeyeceği gerekçesi ile reddediliyor. Bütün bunlardan biz sanatın emekçilerinin haberi tabii ki yok, ta ki sanatçı Bubi İstanbul Modern’i ve müzenin şef küratörü Levent Çalıkoğlu’nu sanat kamuoyuna şikâyet edene kadar. Bubi kendine yapılan bu müdahalenin sanatçının özgürlüğüne yapıldığını iddia ediyor, sanat kamuoyundan peşinen destek istiyor ve o desteği istediği gibi alamayınca da benim de üyesi olduğum Aica Türkiye (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği) başta olmak üzere sanat kamuoyuna teessüflerini aracılarla bildiriyor. Bu arada, Aica’nın açıklamalarından memnun olmayan bazı anlı şanlı sanat insanları ise, Aica’yı da suçlayarak, İstanbul Modern’in şef küratörünün sanatın eleştirel ve bağımsız ruhuna ihanet ettiğini iddia ediyor ve İstanbul Modern’de sanatın ve sanatçının yanında bağımsız yeni bir şef küratör görmek istediklerini (Duchamp’ın ruhunu yardıma çağırarak) kamuoyu ile paylaşıyorlar – sanki böyle bir şey (kurumdan bağımsız bir şef küratör) gerçekten mümkünmüş gibi. Bu arada daha önce müzeye girmek için her yolu deneyen çok cici bir ressam (ki kendisi, bugünün dünyasında her yerde moda olan steril bir estetikle tam da içinden çıktığı burjuvazi için üretim yapmakta ve en şık galerilerde resimlerini sergilemektedir) Bubi’nin yapıtına yapılanları çok içerleyerek İstanbul Modern’deki geçici bir sergiden yapıtını büyük bir hızla geri çekiyor ve bunu da, hiç de fena sayılmayacak kadar edebi (ve edepli) bir dile başvurarak ala acele kamuyla paylaşıp muhalif ve marjinal olduğunu herkese gösteriyor. Bütün bunlar cereyan ederken İstanbul Modern durumun vahametine çok geç varıyor ve hiç de tatmin edici olmayan bir şekilde sanatçı Bubi’nin gecenin ruhuna aykırı davrandığını, sandalyesine tuvalet oturağını son dakikada eklediğini ve müzenin de o yüzden yapıtını kabul etmediğini kamuya açıklıyor. Basitçe, geceye katılacak edepli burjuvazi sanatçının mesaj kaygısı ile muhatap edilmek istenmiyor… Ve daha bir sürü yersiz ayrıntı.

Bu hikâyeden belki de birkaç ders çıkıyor ama bunlar üzerine konuşmak herkesin bildiğini tekrar etmekten başka bir şey olmayacak. Sadece şunu eklemek lazım: Sanat alanımızda ilişkiler hiç de göründüğü gibi siyah-beyaz değil. Bir tarafta iyiler, bir tarafta kötüler yok. Ve bu ilişkiler, dışarıdan görüldüğü gibi objektif-etik ilişkiler hiç değil, fena halde öznel ve çıkar-güdümlü (Bu ilişkilere dair harikulade bir sosyolojik analiz için Fransız sosyolog Piere Bourdieu’nün sanat alanı üzerine yazılarına bakılabilir). Bu hikâyede insan Marx’ı hatırlamadan edemiyor. Küçük burjuvazi büyük burjuvaziyi yutmak mı istiyor (?). Belki ama açık olan şu ki bu bir Hakikat dünyasından çok Hayal dünyasında gerçekleşiyor.


Ve bütün bu komedya yetmezmiş gibi bir devlet bakanı aramızdaki ihtilafları umursamadan hepimizi birden terörist ilan ediyor... Belki de bizler tuhaf insanların yaşadığı tuhaf zamanların içinden geçiyoruzdur: cahiller bilge, bilgeler de cahil rolünde.

Nusret Polat

Tuesday, 20 December 2011